Ayten Mutlu

ÇINARDİBİ DERGİSİ!

READ ALSO

( Kadıköy’de yaşayan, Çınardibi’nin bağışçısı, yazar Ayten Mutlu ablamızın Türkiye’nin ilk ve tek mahalle dergisi olan Çınardibi Dergisi’nin yeni çıkan 22.sayısında yayınlanan yazısıdır..)

ŞİİR VE İNSAN

Şiir heveslisi bir ortaokul öğrencisiyken Bandırma Şehit Mehmet Gönenç Lisesi’nin bir tahta sırasına Yahya Kemal’in şu sözünü kazımıştım kemik saplı bir çakıyla: “İnsan, alemde hayal ettiği müddetçe yaşar.” Derslerde gözüm sıramın üstündeki bu yazıya takılır, ardından hayaller kurmaya başlardım. Ama bu yazının asıl anlamını kavramak için aradan uzun yılların geçmesi gerekti. Şiir denilen derin uçurumun, yoksa geniş göğün mü desem, uzamında savrulurken hayallerimin beni nasıl diri tuttuğunu, her tökezleyişimde yine onlardan birine tutunarak doğrulmaya çalıştığımı fark ettikçe bu sözün derinliğini ve şiir, insan, hayal üçgenindeki hakikatle karşılaştım.

Hayal gücü, insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özellik. İnsan hayal etmeseydi, dünyaya ve doğaya egemen olabilir miydi? Tekerleği icat edebilir, uzay gemisi yapabilir, ya da sanatı var edebilir miydi?

Hayal gücü denilen bu yetenek, aynı zamanda insanın trajedisinin de aynası. Ölümün farkında olarak yaşayan tek canlı da yine insan. Bir gün edindiği, kendisinin olan her şeyin hiçleneceğini, hiç yokmuş gibi, hiç var olmamış gibi unutulup gideceğini bilen tek canlı. Buna karşın didiniyor, çabalıyor, hayal kuruyor ve hayallerini gerçekleştirebilmek için her şeyi göze alabiliyor. Üstelik de kendini ifade etmek için elinde dilden başka aracı yok. Ama yine biliyor ki, zihninden geçenlerle sözcükler arasında her zaman bir boşluk var. Sözcüklerin etki alanları sınırlı. Oysa o daha çok şey, sözcüklerin uzamından daha geniş bir evren taşıyor zihninde. İşte bu çaresizlik sanatı yaratıyor. Gündelik dilin içinden saf bir mücevheri, şiiri bulup çıkarıyor insan ve sözcükleri işaretlere dönüştürerek dilin anlatamadıklarını anlatmanın, göstermenin, ifade etmenin yolunu buluyor.

Buluyor, çünkü insan bu, çaresizliği aşmanın bir yolunu mutlaka bulacak, en azından deneyecek, arayacak, bulamasa da imleyecek, başkaları bulsun diye işaret fişekleri yakacak karanlığın içine.

Çare bundan, yani sanattan başka yerde değil. Başka türlü nasıl savunabilir kendini evrenin sonsuzluğunda hükmü olmayan sonluluğunu? Trajedisi büyük, çünkü İnsanoğlu dünyaya yalnız bırakılmış bir varlık. Doğduğu andan başlayarak biçimlendirilen bir varlık. Asıl paradoks ve şiirin patlayacağı yer burası. Sizi kuşatan ailenin sevgisi bu yalnızlığı yumuşatıyor, göstermiyor. Sonradan ayrımına varıyorsunuz. Kendiniz olduğunuzda.

Peki kendinizi özgürce gerçekleştirebilme olanağınız var mı? Hayır. Hepimiz, bizi kuşatan belli sınırlar içinde yüzeriz. Öyle sonsuz seçme hakkımız yok. İçine doğduğumuz kültür bizi biz yapar. Davranışlarımızı oluşturur. Sonradan biz bunları reddedip yenilerini oluştururuz. Bir çeşit oluşma- yıkma- yeniden yapma sürecidir bu. İşte buralarda geziniriz. Şair, bunların ayrımındaysa, ki ayrımında olmazsa yıkma ve yeniden yapma sürecini de yaşayamaz, bu yolculuğu, bu yıkıp kırma sürecinde şiirle gerçekleştirir. Aslındaysa insanın gelecek dediği yer bu alanda oluşur. Minicik, sonlu ve sınırlı varlığının içinde sonsuz istek ve ihtirasları arasına sıkışan insan bu sınırları fiziksel varlığı ile aşma çabalarının yanı sıra, zihinsel olarak da kendi “öte” sine gitme arzusuna yazgılı.

Ona kanat gerek. İyi de kanat nerede?

Akıl dersen bir başka bela. İnsanı hep mantıklı olanla, kabul görmüş bir yaşama biçimine iten güçlü bir bela. Aklın bir tanımı da, bulunduğu ortama uyum gösterme yeteneği değil mi? İyi de insan özünde aykırı bir varlık. Bulduğu her şeyi, bulunduğu her yeri değiştirme isteği ile dolu. Değiştirmese, her şeyi, hayatı, dünyayı bulduğu gibi bıraksa, uyum sağlasa, hayvanlardan ve bitkilerden ne farkı kalırdı? Ama o farklı. Belki de şiir bu yüzden, insanın özündeki aykırılığın dili oluşu yüzünden sırf, akla kanat takan bir şey.

Yani kanatsız gövdenin kanatlı aklı. Yani şiir, bir bakıma “aklın kanatları”…İnsan bu kanatlarla havalandırıyor kendini, uçsuz evreni aşıyor bu kanatlarla. Kırılgan, zayıf ve eksik yanlarını şiirle onarıyor. Çünkü her şey uzak ve kuşku verici, korkutucu. Hele de günümüzde insani öz iyice unutturulmaya çalışılıyor ki, sistemin istediği uysal, uyum içindeki o “akıllı” tüketim birimi haline dönüşebilsin.

Sistemin tanrılaştırdığı aklın sürüklediği yalnızlaşma ve yabancılaşmadan bir çıkış yolu arayan insan sözcüklerdeki saf anlamın da peşinde. Çünkü sözcükler de o büyük yalanın aracı haline geliyor. Yalan o denli sarmış ki dört yanını, aileden tutun, politikacıların nutuklarına değin her şey yalan kusuyor. Çıkarların başat motivasyon haline geldiği günümüzde, bu çıkarları elde etmek için yılana sarılır gibi yalana sarılıyor sözcükler de..

Oysa şiir, hakikate götüren yoldaki trafik işaretleri gibi yol gösterici. Sözcüklerin masumiyeti, şiirin diline gizlenmiş durumda. Çünkü nesnelerin egemenliğine teslim olmaya teşne insana sunulan yaşam biçimi. Çevreye yerleştirilen pek çok gösterge bu egemenliğe biat etmeye çağırıyor insanı. Şunu giyin, bunu ye, burada gül, burada ağla, burada alkışla diyen göstergelerin işgaline uğramış insan. Şaşkın. Şablonlar sunuluyor ona durmadan ve bu şablonlara uygun hareket etmesi, yürümesi, sevişmesi, düşünmesi, yaşaması… bekleniyor ondan. Bunun için de medya başta olmak üzere bu göstergeler aracılığı ile insanın hayal gücü de ele geçiriliyor. Artık kendi hayallerimizi kurup, kendi düşüncelerimizi üretemez hale geliyoruz. Bize sunulanları benimseyip rahat(!) ediyoruz. Atomizasyon ve teknoloji bizleri yeni bir tür kamulaşma, kurumsallaşmanın içinde boyun eğerek yaşamaya zorluyor.

Oysa insan kendi yaşamını başkalarının yaşamına uydurmaya çalışmaktan yorgun. Bu mu insan peki? Hayır, İnsan bu değil. İnsani özünden sürgün edilen insan, kendini özlemeyi bile unutan bir robot/insan olarak sürdüremez varlığını. Sürdüremediği için de öfkeli, mutsuz ve yalnız. Çünkü “ben”ini özlüyor. Çünkü uyumu öğütleyen aklın ulaşamadığı, henüz ele geçiremediği saf bir yer var insan kalbinde ve zihninde hâlâ. “Sokakta bırakılmış bir çığlık gibi” sesini duyurmaya çalışan bir yer. Burası, kötürümleşmeden önce, sonsuza koşan insanın bu koşuya başladığı yer. İnsana işte bu yere varan yolu gösterense sanat ve illa da şiir.

Çıkmazdayız. Demem o ki, şiire insanoğlunun her zamankinden daha fazla gereksinimi var, ama şiiri de ipleyen fazla insan yok artık.

Yanılgılardan sıyrılmak, bize sunulan hayalleri ve hayatları değil, kendi hayatlarımızı yaşamak, kendi hayallerimizi kurmak ve o hayallerin kanatlarıyla uçabilmek için, ruhlarımızı kamu alanına kurban etmemek için; başkalarına bakarak kendimizi değiştirmeye çalışmaktansa, sezgi bilgisine daha fazla yaslanıp, aslında kim olduğumuzu bize söyleyen şiirin işaretlerine bakmak…Yani kalbimizin derinlerindeki o saf arzunun çağrısını duymaya çalışmak…

Sağırlaşanlar ne kadar çok olsa da her sesi duyan birileri vardır. Ve hep olacaktır.

İlgili Mesaj

Sonraki Yazı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

16 − twelve =

POPÜLER HABERLER

EDİTÖRÜN SEÇİMİ

Tekrar Hoş Geldiniz!

Hesabınıza giriş yapın

Yeni Hesap Oluştur!

Dolgu formları kaydetmek için feryat

Şifre almak

Lütfen şifrenizi sıfırlamak için kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin.