NURBANU KABLAN

GAZETECİ ENVER!

 

 

READ ALSO

“GAZETECİ ENVER”
20 Haziran 2007, babam Enver Kablan’ın ölüm tarihi. 13. ölüm yıldönümünde ona ithafen yazdığım bu kitapla anıyorum…

“Müşüre Hatun, hiç tanımadığımız fakat hikayelerini dinleyerek büyüdüğümüz babaannemiz..
(Aşağıdaki fotoğraf sayfasında onun hikayesi yazılıdır)

“Müşüre anne hastadır ve kardeşleri Zara’dan yaylı arabayla onu doktora götürmek için Duricin köyüne gelmişlerdir. Müşüre’nin beş çocuğu vardır ve en küçüğü kucakta dokuz aylık bebektir. Arabaya doğru ilerler ve tam binecekken “verin şu çocuğu bir öpeyim” der. Çocuğu gözyaşları içinde öper ve yaylı arabanın köy yolunda gıcırdayan tekerleri eşliğinde uzaklaşır…
Gidiş o gidiş…
Sene 1938, Atatürk’ün öldüğü yıl, Müşüre Hatun henüz 40 yaşındadır…
Belki de artık bir daha geri dönemeyeceğini bilerek son anda “verin şu çocuğu bir öpeyim” dedi.(gözyaşlarımı tutamıyorum şu an ben de)…
O bebek işte dün bizlere veda etti, 82 yıl sonra annesinin, 13 yıl sonra da nerdeyse aynı günde öldüğü abisi Enver Kablan’ın peşinden gitti.
O bebeğin adı SEHEL’di. bizim halamızdı…
Haberi öğrendiğim andan itibaren çocukluğumda her yıl en az iki kez gittiğimiz Çukuryurt’taki evleri gözümün önünden gitmedi….
Aşağıda kitaba da aldığım fotoğrafı Sehel halam için paylaşıyorum. KABLAN ailesinin geniş fotoğrafı. Çok eski bizim dünyada tozumuz bile yok. bizden önceki kuşağın gençlik resmi. Sehel halam önde kucağında iki çocukla oturuyor, yanında bir çocukla oturan ise Şahsede halam. (Fotoğraftaki kişiler kitapta kim oldukları belirtilmiştir.)

” Gazeteci Enver” kiitap fikri kafamda oluştuğu zaman eskilerle ilgili araştırmalara başladım hemen, özellikle Müşüre annenin hastalığı ile ilgili bilgiler eksikti. İki yıl önce büyük halamız olan Şahsede Hatun’a telefon ettim, bana yukarıdaki hikayeyi anlatttı. Daha fazla detay istedim ama yaşlandığı için ayrıntıları hatırlayamıyordu, ben de kendisine sitem ettim “Aşk olsun hala, hatırladığın şey bu kadar mı” dedim. Kendisine sağlıklı ömürler diliyorum. Üzerinde durduğumuz tek kök o kaldı…

Bu kitabın tanıtımını yaparken; babamın Nasrettin Hoca fıkralarını aratmayan yaşanmış hikayelerinden alıntı yapıp 13. ölüm yıldönümünde bu kez mizahla anacaktım. ama olmadı işte…

“GAZETECİ ENVER”i ölüm yıldönümüne yetiştirmek için son iki aydır yoğun bir biçimde çalıştık. Öyle ki kitabın editörlüğünü bile yayın evine bırakmayıp kendim yaptım ve en küçük bir hata olmasın diye kitabı baştan sona tam dört kez okudum, satır sonlarında yanlış bölünmüş kelimelere kadar, virgülüne kadar….

Baygenç yayına teşekkür ediyorum.
Zara Kültür Araştırma Grubu‘u yöneticisi Yakup BOZALİOĞLU’na ayrıca teşekkür ediyorum, hem de çok çok teşekkür ediyorum…
İki yıl önce bir gün bir mesaj aldım. “Babanızın biyografisini yazar mısınız” diyordu. Yakup, babamla ilgili medyada yazdığım şeyleri okumuş ve bana bu şekilde ulaşmıştı. Hürriyet gazete muhabirliği de yapan Enver Kablanın arşivde yer almasını istiyordu…
Yazmaya başladım; yazdıkça uzadı, yazdıkça uzadı…
Sonra bu yazının Zara Kültür Araştırma Grubu’ nda kalmasının yeterli olmayacağını ve mutlaka bir kitap olması gerektiğini düşünmeye başladım.
araştırmalarıma başlayıp; fotoğrafları, anıları, nesneleri topladım…
“GAZETECİ ENVER” kuru bir biyografi kitabı olmadı. Anlatıcı (narrateur) olarak kitap sayfalarına girdim ve çocuk gözümle anlatım yaptım. Dostlarından çocuklarına kadar ilişkilerini fotoğraflar kullanarak ele almaya çalıştım. Sanıyorum sıcak bir anlatım oldu. Bir solukta okunabilir olduğunu düşünüyorum. Çocukluğunu 1970’lerde geçirenler eminim kendilerinden çok şey bulacaklardır….
elbetteki kitap ulaşabilenler için ücretsiz dağıtılacaktır. Dağıtım işiyle kardeşim Ufuk KABLAN ilgileniyor, sanıyorum memleket dernek ve vakıflarına bırakacaktır. Kitaba bu şekilde ullaşamayanlar için ise internet kitap sitelerinden sipariş vererek edinebilirler…

Bu vesileyle “GAZETECİ ENVER” kitabıyla babalar gününü kutluyorum.
Not: Kitap kapak tasarımı kızım Eylül’e ait.

 

CORONA GÜNLERİNDE  AŞK GÜNLÜKLERİ

 

01.04.2020

 

Baharın en güzel başlangıcı bugün;

biz içerilerde, hasret dışarıda.

Bahar dallarına konan kuşlara sormalı; “nedir bu sizdeki coşku, bizim ruhumuz can çekişirken”

Bu karanlık günlerin karantinasında yaralı bir aşkla dirilmeye çalışırken, tinimize sinen kasvetin ocağına incir ağacı dikip gölgesinde senin esecek olan ılık rüzgarınla serinlemek istiyorum. 

Tamam bitti gitti o karanlık günler, bu kara günler de gidecektir. O sıradan muhteşem yaşantılarımıza dönerken seni karşıma alıp  en yalın ve en güzel o cümleyi söylemek istiyorum; seni seviyorum, seni seviyorum…

Şimdi uzaklığın matematikle hesaplandığı bir şehirdeyim ve aylardır senden uzaktayım.

Özlemin uzayan kollarına atıyorum kendimi, ıslak rüzgarın nemli elleri dokunuyor yüreğime.

İçimde titreyen bahar yaprağım düşme dalımdan.

Döneceğim!

Bekle, yaz gelsin hele…

 

03.04.2020

 

Pencereden içeriye düşüyor özlemin kesik başı! Gözlerimi kaldırıp camdan dışarıya bakıyorum.

Küçük bir dağ, göğsünü açmış göğü emziriyor. Kimbilir arkasında daha kaç dağ var.

Bütün dağlar göğün karnını sütleriyle doyuruyorlar.

Özlemin gövdesi o dağların arkasında, başı penceremde.

Ruhum aç, ruhum aç…

Pencereni aç.

Yeter çevremde dolandığın, Ay geceye dolandığında, ruhumun gökyüzüne çevir yüzünü, yıldızları sağayım kalbine.

Acının merhameti yok!

Kahırsa; çektim, çektirdim.

Ama görüyorsun; “Egemenlik kayıtsız şartsız aşkın”

Saçlarımı kestim, gözlerime sürme diye hasreti çektim, dudaklarıma ateşin renginden boya serptim, gözyaşlarımın önünü kestim, gülüşüme kar taneleri ekledim,

En uzun gecenin sabahını sineye çektim.

Ama bu ayrılığı çekemiyorum artık.

Gün gibi biliyorum çekemiyorsun sen de.

Senin göğsün benim memleketim, başka memlekete baş koyamam.

Penceremi aç; özlemin başını gövdenin üzerine koy…

 

14.04.2020

 

Dişini sıkıyor yalnızlık!

Hüzünlü bir şarkı düşüyor akşamın çehresine

Karanlık! Işığı açmıyorum, telefonun fenerinden süzülüyor kelimeler.

Corona günlerinde koro hüzün valsini söylüyor.

Sessiz iletişim modülünde kalbim arıza vermeye başladı gene.

Mutfak masasının üzerinde kederden mezeler yenilmeyi bekliyor.

Hangi birinden alayım?

Gözlerimi kaldırıp açık olan pencereden uzaklara, çok uzaklara bakıyorum.

Memleket hasreti koyuyor artık bana, rüzgarın kolu kanadı kırık; ne bir koku ne sevdiklerim.

Bilinmezin karanlığında uzayıp gidiyor düşler. Karanlıktan görünmeyen ağaçların üstünde erguvanlar; koklayamıyorsun!

Kalbim yokluk içinde; perdeler yırtılmış,örtüler parçalanmış, camlar kırılmış…

Ruhuma batıyor.

Oysa şu an masamın üstüne bir sözün düşse kalkıp ışığı yakacağım. 

Uzadı yalnızlığın tırnakları, kes artık…

 

01.05.2020

1 Mayıs, baharın yaza adımını attığı gün.

Dışarıda yağmur , ıslak bir gün.

Karantina günleri devam ediyor. Neredeyse iki ay oldu, içerilerde hasret büyütüyoruz. 

Dünya bizi ekarte etti, dışladı. Kendi dünyamızı yaratıp içine hayaller doldurduk gelecek hayalleri. Ben de memleketimde olacağım zamanı düşleyerek yaz hayalleri kuruyorum.

bu hayaller dışsal sebeplerle yıkılıp, sınır kapıları açılmaz, corona belası devam ederse ne yaparım bilmiyorum. Hasret ateşi yakacaktır muhtemelen.

Dışarıda yağmur hüzünlü bir senfoninin notaları gibi dökülüyor; pencereyi açıyorum, serin koku buruk bir hikayeyi çağırıyor gönül defterime, sayfalar rüzgarın etkisiyle geriye doğru açılıyor. 

Bugün işçi ve emekçinin bayramı.

eminim bugün kimsenin aklına “Aşk Emekçileri” gelmedi! 

Onların bayramı da olamaz zaten!

Üstelik onlar uykunun dışında en az on altı saat çalışırlar. Tezgahlarında daima hüzün, keder, acı dokurlar; aralarına küçük mutluluk çiçekleri de serperler işte…

Açık pencereden kuşların neşeli cıvıltısı geliyor.

Yağmur, rüzgar ve kuş cıvıltıları bir hikaye yazmaya zorluyor beni…

 

02.05.2020

Corona günleri devam ediyor.

Eve değil sanki sana hapsolmuş gibiyim.

Corona günlerinde aşk Corona’ya benziyor. Bazı zamanlarda pasifleşiyor, sönümlenecek giibi oluyor fakat hiç beklenilmeyen bir anda mutasyona uğruyor ve patlama yaşanıyor.

Alıp başımı bir yerlere gitme isteği benim için kurtarıcı oluyordu. Çoğu zaman isteğimi gerçekleştiriyor ve gidiyordum.

Şimdi yazarken farkına varıyorum ki “gitmek” benim hayatımın anahtar sözcüğüymüş.

Ne garip bunun çok uzun yıllar sonra farkına varıyorum.

Bağlanmak, olduğu yerde kalmak, günlük hayatın rutinlerine sıkışmak bana göre değilmiş ve ben yıllarca farkında olmadan bu pratiği uygulamış, sonuçlarını düşünmeden alıp başımı gitmişim.

RUHUM GÖÇEBEYMİŞ!

Şimdi eve değil, sana hapsolduğum bugünlerden kaçıp kurtulmak istiyorum; gene alıp başımı giderek herhangi bir şehrin sokaklarında kaybolmak arzusu içinde yanıp tutuşuyorum…

 

08.06.2020

 

Clermont-Ferrand yıkanıyor, yağmurun elleriyle başı ovalanıyor, omuzlarından akan su hüzünlü  bir valsin adımlarıyla uzaklaşıyor!

“Hadi topla bulutları buradan gidelim” 

Bu yağmur en çok memleketimin bahçesine yakışır, bu yağmur en çok sana…

Yağmurun sevişken kollarında sırılsıklam olsam da yüreğim susuzluktan kuruyor.

Dönmek istiyorum.

Özlemle çağırıyorsun, gözlerime gecenin yıldızları düşüyor. 

Bir şehrin yakasına takılıyor “Gözyaşı Nişanesi”

Sen yoksun, hiç olmadın belki

Sessizlik öldürür!

Yaralanır sözcükler gecenin koynunda

düşler kan kaybından gider…

Dokunuyor artık bana bu şehir, topla bulutları gidelim….

 

                                              Nurbanu KABLAN

                                               FRANSA (Clermont Auvergne)

İlgili Mesaj

Sonraki Yazı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

thirteen + 16 =

POPÜLER HABERLER

EDİTÖRÜN SEÇİMİ

Tekrar Hoş Geldiniz!

Hesabınıza giriş yapın

Yeni Hesap Oluştur!

Dolgu formları kaydetmek için feryat

Şifre almak

Lütfen şifrenizi sıfırlamak için kullanıcı adınızı veya e-posta adresinizi girin.